Keloğlan ve Devlerin Hazinesi

Bir varmış bir yokmuş… Yüksek dağların ardında, bulutların bazen yere değdiği, vadilerde kekik kokusunun dolaştığı bir ülkede Keloğlan annesiyle yaşarmış. Köyde herkes onu güler yüzü, iş bitiriciliği ve akıllı sorularıyla tanırmış. Annesi her sabah, “Oğlum, cesaret kalbin ışığıdır; ama o ışık ancak iyilikle parlar,” dermiş.

Günün birinde köy meydanına gezgin bir derviş gelmiş. Bastonuna yaslanmış, dinlenirken bir efsane anlatmış: “Sisin ardındaki Mavi Kayalıklar’da üç dev yaşar. Onların sakladığı bir hazine vardır; altın, gümüş değil… Paylaşıldıkça çoğalan bir bereket hazinesi!” Köylüler şaşırmış. Kimi “Devler hep korkutucudur,” demiş; kimi de “Hazineyi bulsak dertler biter,” diye iç geçirmiş. Keloğlan’ın gözlerinde merak parlamış: “Eğer hazine paylaşıldıkça çoğalıyorsa, demek ki kimseyi üzmeyen bir sırrı var,” diye düşünmüş.

Ertesi sabah küçük bohçasına ekmek, peynir, biraz da pekmez koyup yola çıkmış. Ormana girdiğinde yolunun üstünü ince dallar kapatmış. Keloğlan eğilip dalları usulca toplamış; tam o sırada yerdeki karınca yolu açığa çıkmış. Karınca beyinin sesi duymuş: “Yolumuzu kurtardın delikanlı, sana minnettarız!” Keloğlan gülümsemiş: “Ben yolların da bizim kadar hakkı olduğunu bilirim.” Karıncalar teşekkür olarak ona minik bir reçine damlası bırakmış: “Bu damla, yeri geldiğinde kırık olanı onarır.”

Öğleye doğru bir dereye varmış. Derecik hırçın akıyor, üstündeki tahta köprü gıcırdıyormuş. Keloğlan biraz dinlenirken uzaktan inleme gibi bir ses işitmiş. Yaklaştığında yaşlı bir söğüt ağacının kabuğunda yarık görmüş. Karıncaların verdiği reçineyi hatırlayıp yarığı nazikçe kapatmış. Söğüt hafif hafif sallanıp fısıldamış: “Rüzgâr estiğinde dallarım senin yolunu gösterecek, ey iyi yürekli!”

Akşamüstü Mavi Kayalıklar’ın eteğine vardığında sis yükselmiş. Tam o sırada yer hafifçe titremiş ve üç dev çıkagelmiş: Gözlüklü, düşünceli Görgüç; neşeli ama sakar Sarsak; suskun, kocaman yürekli Dingin. Görgüç gür sesiyle sormuş: “Küçük insan, bizim yurdumuza neden geldin?” Keloğlan adımını geri çekmeden cevaplamış: “Hazineni görmek için değil; sırrını öğrenip köyümle paylaşmak için geldim. Eğer izin verirseniz.”

Devler birbirlerine bakıp şaşırmış. Görgüç, “Hazineyi isteyenlerin çoğu almak için gelir; sen paylaşmaktan söz ediyorsun,” demiş. Sarsak heyecanla yaklaşınca ayakları kaymış; koca gövdesiyle made taşlarını devirmiş. Taşların altında bir ceylan sıkışıp kalmış. Keloğlan hemen yardıma koşmuş, devlerden dikkatlice taşı kaldırmalarını isteyip ceylanı kurtarmış. Ceylan toparlanıp “Merhamet, korkuyu eritir,” diyerek ormana karışmış.

Dingin derin bir nefes almış: “İlk sınavı geçtin: cesaretin şefkatle birleşti.” Görgüç ikinci sınavı açıklamış: “Sis Labirenti’ni geçmeden hazineye gidilmez. Orada insan, ‘kendi sesinin yankısına’ aldanır.” Keloğlan söğüdün sözünü hatırlamış. Hafif bir rüzgâr çıkmış; dallar bir yönde uzamış. O yöne yürümüş; her kavşakta yenilenen esintiyi izlemiş. Arada yankısı “Dön geri, yalnızsın,” diye uğuldamış ama Keloğlan sakin kalıp “Yalnız değilim, doğa benimle,” diyerek ilerlemiş.

Labirentin sonunda, içi sevimli taş heykellerle dolu bir mağaraya varmış. Ortada kapaksız, sade bir sandık duruyormuş. Sandığın içinde ne altın ne gümüş varmış; bir çan ve bir avuç buğday tohumundan başka. Sarsak hayal kırıklığıyla mırıldanmış: “Ben yanlış sandığı getirdim galiba…” Görgüç başını sallamış: “Hayır. İşte Devlerin Hazinesi.”

Keloğlan şaşırmış: “Bir çan ve tohumlar mı?” Dingin gülümsemiş: “Bu çan, ‘Paylaş Çanı’dır. Ne zaman bir topluluk onun sesiyle birlikte bir lokmayı paylaşırsa, lokmalar çoğalır. Tohumlar ise adaletle ekildiğinde tüm vadiyi doyurur.” Sonra Görgüç üçüncü ve son sınavı söylemiş: “Bu çanı bizim yurdumuzdan kimin çıkaracağına sen karar vereceksin. Eğer kendin götürürsen sesini duyar, köyünü doyurursun; fakat devler bir daha bu sesi işitemez. Eğer burada bırakırsan, ses dağlara yayılır; paylaşılan her sofraya görünmez bir bereket düşer.”

Keloğlan düşünmüş. Köyünün ihtiyacını anımsamış; fakat ormanda karşılaştığı karıncaların yolunu açtığını, söğüdü yarasından kurtardığını hatırlamış. “Bereket yalnızca bizim kapımızda değil, her kapıda olsun,” demiş. “Çan burada kalsın, ama köyüm için bir tane daha yapmayı öğreneyim.” Devlerin gözleri ışıldamış. Dingin elini kalbine götürmüş: “Sırrı anladın.”

Devler, Keloğlan’a çanın ölçüsünü, sesini çıkaran ince taşı ve tohumların nasıl adaletle ekileceğini öğretmiş. Ayrılırken Sarsak ona parmak ucu kadar bir ‘ses taşı’ vermiş: “Bu taşı sofranın ortasına koyup gönülden ‘paylaş’ dersen, çanın yankısı köyüne kadar gelir.”

Köye dönen Keloğlan, herkesle beraber küçük bir şenlik kurmuş. Sofranın ortasına sesi taşı konmuş; önce çocuklara, sonra yaşlılara ikram yapılmış. Az olan yemek birden herkese yetmiş. Ertesi gün tarlalara tohumlar adaletle serpilmiş; yağmur tam vaktinde yağmış, başaklar boy vermiş. Keloğlan, devlerin diyarına minnetle selam göndermiş: “Paylaşınca çoğalır, sevince yücelir.”

Ve gökten üç elma düşmüş: biri cesareti iyilikle birleştirenlerin, biri sabırla çalışanların, biri de bu masalı dinleyen güzel çocukların başına.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir