Bir zamanlar, yemyeşil ormanların içinden gümüş gibi parlayan bir dere akardı. Bu derenin kıyısında Elif ile küçük kardeşi Arda yaşardı. Evleri küçücük, kalpleri ise kocamandı. Baharın ilk günlerinde dere kenarında çiçekler açar, kuşlar şarkı söylerdi. Çocuklar, doğayı korumayı anne ve babalarından öğrenmişti.
Elif sabırlı, sakin ve düşünceli bir kızdı. Arda ise meraklı, aceleci ve bazen paylaşmayı unutabilen bir çocuktu. Bir gün dere kıyısında yürürken Arda parlayan bir taş buldu. Güneşte ışıldayan taş çok güzeldi. Arda hemen cebine koydu.
“Bunu birlikte inceleyelim mi?” dedi Elif.
“Hayır, bu benim taşım!” diye yanıtladı Arda.

Elif kırılmadı, sadece gülümsedi. “Bir gün anlarsın, paylaşmak daha büyük mutluluk getirir.” dedi.
Günler geçti. Arda taşı hep yanında taşıdı. Ama ne kadar baksa da taşın parıltısı ona huzur vermiyordu. Bir akşam, dere taşkın yaptı. Küçük köprü sular altında kaldı. Köyden insanlar karşıya geçemiyordu. Arda’nın aklına parlak taşı geldi. “Taş ışıldıyor, belki yolu aydınlatır.” dedi.
Ama tek başına taşı tutmak zor ve yorucuydu. Elif yanına gelip “Beraber tutarsak herkes yolu görebilir.” dedi. Arda bu kez kabul etti. Taşı birlikte kaldırıp derenin üstüne tuttular. Taş, gökyüzündeki ayla birleşip yolu aydınlattı. İnsanlar güvenle karşıya geçti.
Köylüler teşekkür etti. Arda ilk kez, taşı paylaşınca taşın daha da güçlü parladığını fark etti. Gözleri doldu. “Elif, sen haklıymışsın. Paylaşmak kalbimi hafifletti.” dedi. Elif de kardeşini kucakladı.
O günden sonra Arda, sabırlı olmayı ve paylaşmanın güzelliğini unutmamaya çalıştı. Elif ona doğanın dilini öğretmeye devam etti: Ağaçlara zarar vermemeyi, kuşların yuvasını korumayı, çiçekleri koparmadan sevmeyi…
Yıllar sonra köyde herkes o kardeşlerden bahseder oldu: “Gümüş Dere’nin ışığını birlikte tutan kardeşler” diye.
Ve işte o ışık, sadece taşı değil, kalpleri de parlatmıştı.













Bir yanıt yazın